Stres (Haziran Ayı Dosyası)

Artan Vücut Yağlarınızdan Stres Sorumlu Olabilir mi ?


Stres Neden Acıktırır?

   Stres, birçok insan için hayatın en önemli ve can sıkıcı gerçeklerinden biridir.Son yıllarda yapılan araştırmalar stresin artan vücut yağları için de önemli bir etken olduğunu ortaya koymuştur.
   Stres altında kişiler ne kadar sağlıklı beslenirse veya spor yaparsa  yapsın kilo kaybetmeleri  engellendiği gibi kazanmaları da olası hale gelmektedir. Peki stres vücudumuzda hangi tepkimelere yol açarak bu süreci oluşturmaktadır merek ettiniz mi?

   İşte stres anında vücudumuzda olanlar;

Vücudumuz her türlü strese ( fiziksel veya psikolojik ) tamamen aynı şekilde cevap vermektedir.Her stresli günde beyin fiziksel bir tehlikeye maruz kalmışız gibi davranarak hücrelerine güçlü hormanların serbest kalması yönünde talimat vermektedir.
            Vücutta meydana gelen adrenalin patlaması vücudun savaşabilmesi için  depo  enerjinin  korunmasına neden olmaktadır.Aynı zamanda kortizolda meydana gelen artış  ve dalgalanmalar ise stres durumunda, öyle olmamasına rağmen vücudunuzda fazla enerji harcadığı ve yerine konulması gerektiği sinyallerini vermekte, bu durumsa sizi çok ama çok aç bir  duruma sokmaktadır.V ücudunuz stres devam ettiği süre kortizolu pompalamayı sürdürmektedir.
            Bu durumda malesef çok az insan  sağlıklı ve düşük enerjili bir alternatif olan salatalık dilimlerine ulaşmaya çalışmakta; çoğunluk beyinde zevk verici  kimyasalların salınmasına neden olan tatlı, tuzlu ve yağlı besinler tüketerek gerginliği azaltmaya çalışmaktadır.( Elissa Epel PhD ) ( California Universite) Bu yatıştırıcı etki bağımlılık oluşturarak  kendinizi sinirli veya stresli hissettiğinizde şişmanlatıcı besinlere yönelmenize neden olmaktadır.


Stres Neden Vücut Yağlarını Arttırır?

Adrenel besin kortizol pompalamasıyla birlikte kas yapıcı hormon olan testesteron üretimi yavaşlar,  testesteron seviyesindeki bu düşüş  kas dokusu kaybına ve vücudunuzun çok daha az enerji harcamasına neden olur.( Shown Talbott -Cortısol -Connection ) Bu durum yaşlanmayla doğal olarak meydana gelmekle birlikte yüksek kortizol seviyeleri bu süreci hızlandırmaktadır.Kortizol aynı zamanda vücuda  özellikle de yaşamsal organları kapladığı için kan dolaşımına yağ asitlerini serbest bırakarak, kollesterol ve insülin seviyelerini yükseltmekte, bu yolla da kalp ve şeker hastalığı için zemin oluşturan viseral yağların (bel kısmında ve içorganların etrafında ve arasında )depolanmasını  uyarıcı etki etmektedir. Ancak birkaç adımda stresi yenerek kortizol seviyenizi ve kilolarınızı kontrol altında  tutmak mümkün olabilir.

1)Daha Fazla Hareket;

Kaslarınızı hareket  ettirmek çok etkili bir acil stres gidericisidir.Hareket etmeniz vücudunuzu stres kaynağından uzaklaştırdığınızı düşündürecektir.Egzersiz kan dolaşımını hızlandırarak kortizolun böbreklere hızlı iletimini sistemden hızlı atılmasını sağlar.Ancak şınav çekmek sizin için pek de pratik değilse el veya baldır kaslarınızı bükmek bile kortizolun hızlı hareket etmesine neden olacaktır.Öğle tatilinde küçük bir yürüyüş bile bazen sizi rahatlatacak ve kortizol seviyenizi düşürmek için yeterli olacaktır.Talbott haftada 3 kere 18'er dakikalık yürüyüşlerin hormon seviyesini % 15 düzeyinde düşürdüğünü ortaya çıkarmıştır.

2)Öğünlerde Yavaşlayın;

Stres anında çok sağlıklı besinleri bile silip süpürme eğilimi göstermekteyiz.Ancak yapılan araştırmalar  büyük yemek porsiyonları ve azalan yemek sürelerinin, artan karın yağları ile bağlantılı olduğunu ortaya koymuştur.Epel, her lokmanın tadına vararak ve tokluk hissine dikkat vererek yavaş yemek yemenin toplamda daha az miktarda besin tüketimine  neden olmasıyla, birlikte kortizol seviyesini düşürerek yağların bel çevresinde toplanmasını önlediğini ortaya çıkarmıştır.

3)Katı  ve Dengesiz Diyetlere Son;

Sürekli sıkı ve aynı şekilde diyet yapmanın kortizol seviyesini %18  oranında arttırdığı yapılan araştırma sonuçlarında ortaya çıkarılmıştır. Ayrıca kortizol seviyemiz ani artış gösterdiğinde kan şekerimizde önce çok hızlı yükselip ani şekilde düşerek bozulmaktadır. Tahmin edilebileceği üzere bu durum bizi  huysuz, huzursuz ve besinlere fazlasıyla aç hale getirmektedir.Beynimiz ana yakıtı olan şekerden mahrum kalınca irademiz kaybolmaktadır.
Peeke böyle zamanlarda sıkı diyet listeleri uygulamak yerine, 3  ana ve 3 ara öğün şeklinde beslenerek kan şekeri seviyesini  sabit tutarak açlık mekanizmasının dengesinin bozulmasının önlenmesini ve  böylece vücudumuza ekstra kilo ekstra, gereksiz  kaloriden alımından korunmasını önermektedir.
4)Bazen Yeme Krizlerine Teslim Olmak da İyidir;

Bazen stres sizi tatlı veya tuzlu birşeylere yönlendirdiğinde; panik yapmayın sadece kontrollü tüketin.Epel, kortizol kontrolünü kaybetmeden önce küçük bir kaçamakla kendinizi keyiflendirmenin kortizol  direncini  kırmanın en iyisi yolu olduğunu söylemektedir.
  Ağzınıza  küçük bir parça çikolata alın; tadını hissedin;kendinizi mutlu edin ama sadece bir bir parça. Eğer kendinizi dizginlemekte zorlanıyorsanız  tıka basa yeme krizlerine tutulmamak için önlemler alın. Tüm paketi  yemekten  korkuyorsanız sadece küçük bir adet kurabiye alın yada tüm paketi buzlukta saklayın.Böylece  yemek için çözülmesini beklemek zorunda kalın. Kimbilir belki de vazgeçersiniz…. Denemeye değer…

5) Kafeini Azaltın;

Baskı altında birde kafeinsiz kahve içmeyi deneyin.Kafein ve stres bir araya geldiğinde kortizol seviyeleri stresin tek başına olduğundan çok daha fazla artmaktadır. Oklahama Üniversitesi’nde yapılan bir araştırma sonucunda hafif stres anında tüketilen 2,5 - 3 kupa kahveye eşit miktarda kafeinin  kortizol seviyesini %25 oranında arttırarak 3 saat bu düzeyde kalmasını sağladığı görülmüştür.Kişiler 600 mg kafein aldıklarında ise ( 6 kupaya eşdeğer ) hormon seviyesi % 30 oranında yükselmiş ve tüm gün boyunca bu seviyede kalmıştır.Yüksek kafein tüketiminin kortizol seviyelerini arttırmasının stres oburluğuna da yol açabileceği düşünüldüğünde, fazla kilolardan korunmak için aynı zamanda kafein tüketiminde azaltılması gerektiği sonucu doğmaktadır.

6)Kahvaltıyı Güçlendirin;

B vitaminleri,C vitamini, Ca,Mg kayıpları ve eksiklikleri vücudumuzu daha da strese sokmaktadır. Talboot bu eksikliklerin kortızol seviyelerine ve açlık krizlerine neden olduğunu iddia etmektedir. Stresli zamanlarda  besin öğelerinden  zengın güçlü bir kahvaltıyla güne başlayarak savaşı erken başlatabilirsiniz.
C vitamini için protein,greyfurt,bir avuç çilek
Magnuzyum ve Kalsiyum için için; bir kase az yağlı yoğurt
B vitamini için hem buğday ekmeği ve birkaç  fındık,ceviz badem kullanabilirsiniz. Fındık, ceviz, bademdeki yağ asitlerinin ayrıca stres hormon yapımını azaltıcı etkisi de bulunmaktadır.

7)Uyuyun;

Stres düşürmek için en etkili strateji kuşkusuz uyumaktır.Vücudunuz  uykusuzluğu majör bir stres faktörü olarak görmektedirler. Chicago  Üniversitesi’nde yapılan bir araştırmada;gecede ortalama 6.30 uyuyan kişilerde kortizol,iştah ve kilo alımında artış olduğu ortaya çıkarılmıştır. Tüm dünyada sağlık otoriteleri günlük optimum 7-9 saat uyku önermektedir.Yetersiz uyku ayrıca açlık arttırıcı  hormon olarak bilinen uyku  ghrelinin de yükselmesine neden olmaktadır.Bir başka araştırmada ise uykusuz kişilerde özellikle tatlı tuzlu besinlere karşı iştahın %23 oranında arttığı ortaya çıkarılmıştır. Dolayısıyla sadece gözaltı morluklarınız değil sağlığınız ve tabiî ki fazla kilolarınız iççin de uykunuzu almanız gerekmektedir.


Hamilelikte 'stres' tehlikesi

Hamilelikte stres bebeklerin erken ve düşük kilolu doğmasına neden oluyor...

 
Günümüzde kadının iş hayatında daha fazla yer alması, hamilelik döneminde de çalışan kadınların yoğun stres altında kalmasına neden oluyor. Uzmanlar, bu dönemde anne adayının stresten uzak kalmasını öneriyorlar. Anadolu Sağlık Merkezi’nden Kadın Hastalıkları Uzmanı Dr. Ebru Öztürk, hamilelik döneminde yaşanan stresin anne ve bebeğe olan etkisini anlattı.

Hamilelik döneminde kadınlarda ne gibi ruhsal değişiklikler meydana gelir?
Hamilelik süreci hem kadın, hem de çevresi için özel ve farklı bir dönemdir. Bu dönemde hamile kadının vücudunda, duygularında ve yaşam tarzında birçok değişiklikler meydana gelir. Özellikle gebeliğin ilk 3 ayında değişken ruh hali söz konusudur. 

Bu dönemde neler strese yol açar?
Gebelik süreci ve çocuk sahibi olmak genel anlamda ebeveynler için neşeli ve heyecan verici bir dönemdir. Ancak gebelerde depresyon, sıkıntı, stres gibi durumlar gittikçe artmaktadır. Günümüzün yaşam koşulları, kariyer peşinde koşan kadınlar ve çalışma koşullarının zorluğu da gebe kadınların daha fazla strese maruz kalmalarına neden olmaktadır. 

Hamileliğe bağlı ortaya çıkan bulantı, kusma, sık idrara çıkma, bel ağrısı, ellerde ve ayaklarda şişlikler, kilo alımı gibi belirtiler hamile kadın için stres kaynağı olabilir. Hamilelik sürecinde ortaya çıkan hormonal değişimler de kadının psikolojik durumunda ve mizacında değişiklikler yaratabilir.

Bebeğin sağlıklı olup olmadığı hemen hemen tüm kadınlarının zihnini tüm hamilelik süreci boyunca meşgul eder. Bununla birlikte özellikle ilk hamileliğini yaşayanlar doğum süreci ve doğum şekli ile ilgili olarak da sıkıntılar yaşarlar. Kadınların pek çoğu doğum sancıları ile başa çıkamayacağını, doğum sırasında yanlış bir şey yaparak bebeğine zarar verebileceğini düşünür. Bütün bunlar stres yaratabilir.

Hamilelik döneminde yaşanan stres bebeği nasıl etkiler?
Gebelik dönemindeki stres, doğan çocuklar üzerine olumsuz etkilere sahip olabilmektedir. Yapılan bazı çalışmalar yüksek orandaki stresin erken doğum ve düşük doğum ağırlıklı bebek dünyaya getirme riskini arttırdığını göstermektedir. 

Erken doğan bebeklerin kilolarının düşük olması normaldir. Ancak stres, zamanında doğan bebeklerin kilolarının da olması gerekenden daha düşük olmasına yol açmaktadır. Bazı stres hormonları plasentaya giden damarlarda daralmaya neden olarak bebeğe daha az oksijen ve besin maddesi gitmesine neden olmaktadırlar. Bu durum bebeklerde gelişme geriliğine sebep olabilir. 

Öte yandan yaşanan stres anne adayının davranış ve alışkanlıklarının değişmesine neden olarak erken doğum ve düşük doğum kilosuna yol açabilir. Örneğin yüksek oranda stres yaşayan bir kadın sağlıklı yaşam koşullarına dikkat etmeyebilir, yeterli ve düzgün beslenmeyebilir; hatta alkol ve sigara gibi hamilelik üzerinde olumsuz etkileri olduğu kanıtlanmış alışkanlıklar edinebilir. Bu alışkanlıklar sadece erken doğum ve düşük doğum ağırlığına değil bebekte bazı yapısal anormalliklere de yol açabilir. 

Stres altında doğan çocuklarda uzun vadede diyabet, obezite, hipertansiyon ve alerjik bünyeye sahip olma olasılığı artabilmektedir. Ayrıca stres altında olan annelerden doğan çocukların uzun vadede sinirlilik, konsantrasyon bozukluğu gibi davranış bozukluklarının daha yüksek olabileceğini gösteren çalışmalar mevcuttur.

Bu dönemde yoğun strese maruz kalan hamile kadınlara, stresle baş etmek için ne önerirsiniz?
Gebelik fizyolojik bir olaydır ve insan vücudu bu mucizevi olayı gerçekleştirebilmek için oldukça iyi gelişmiş bir adaptasyon mekanizmasına sahiptir. Burada anne adayının kendisini bekleyen değişiklikler konusunda iyi bilgilendirilmesi önemlidir. Ayrıca gebelik takip süreci; nelerin normal, nelerin anormal olacağı konusunda kadına yeterli bilgi aktarılırsa hamileler kendini daha rahat hissedecektir.

Her hamile kadın özel ve iş yaşantısındaki stres kaynaklarını belirlemeli ve bunlarla mücadele yöntemleri geliştirmeye çalışmalıdır. Hamile olsun ya da olmasın her kadın, eğer sağlıklı ve güçlü ise, stres ile daha kolay mücadele edebilir. Bu nedenle hamile bir kadın sağlıklı beslenmeli, yeteri kadar uyumalı, alkol ve sigaradan uzak durmalı ve egzersiz yapmalıdır. Egzersiz yorgunluk, halsizlik ve bel ağrıları gibi hamilelik ile ilgili rahatsızlıkların görülme sıklığını azaltır.

Tabii ki unutulmaması gereken önemli bir nokta da kadının eşi, ailesi ve iş arkadaşlarının tamamını kapsayan çevre desteğidir. Bu kişiler duygusal açıdan destek olabilecekleri gibi, işlerinde yardımcı olarak da hamilelerin yaşadığı stresin azalmasını yardım edebilirler. 

Bunlar haricinde olan psikolojik değişimler, anne adayını rahatsız edecek düzeydeyse, uzman psikologlardan yardım alınması doğru olacaktır.


STRES BEYNİ ETKİLER Mİ ?

ABD'de yapılan araştırmalarda, aşırı strese maruz kalanların beyin hücrelerinin öldüğü belirlendi. Konuyla ilgili açıklama yapan Bursa Özel Bahar Hastanesi'nden Dr. Yavuz Okur, aşırı stresin, beynin hafıza, öğrenme ve duygulardan sorumlu hücrelerini öldürdüğünü, yeni hücrelerin yetersizliğinin de depresyonla sonuçlandığını söyledi.
Bilimadamlarının fareler üzerinde yaptıkları deneylerde, aşırı stresin yeni hücre üretme yeteneğine zarar vermediğini, ancak üretilen yeni hücrelerin 24 saat sonra ölmeye başladığını tespit ettiğini anlatan Dr. Okur, "Mekanizmasını tam olarak anlamasak bile stresin beyin ve vücut sağlığı üzerinde olumsuz birçok etkisi var. İlk olarak kan basıncını artırarak beyin olsun, kalp olsun tüm organları yıpratıyor. Stresin yanında ortaya çıkan duygular da çok önemlidir. Çünkü duygular maddelerin bir bakıma salgılandığını gösterir. Örneğin sevdiğiniz birinin başarısını beklerken duyduğunuz stresle, bir kaza anında yaşadığınız stres farklıdır. Olumsuz duygulara neden olan stres, beyinde öldürücü etki yapar." dedi.


STRES KAS AĞRISI YAPIYOR

Stresliyken beynimiz, algıladığı tehlike karşısında savaş komutunu verir. Bu emrin yerine getirilmesi için de gerginlik artar.


Stres, günümuzde kuşkusuz ki pek çok hastalığın ve sorunun ana nedenlerinden biri olarak biliniyor. İnsanları derinden etkileyen stres; korku, güvensizlik, umutsuzluk, aşırı heyecan, endişe, baskı gibi duygular nedeniyle vücuttaki dengeyi bozarak, bedende genel bir gerilim oluşmasına yol açıyor. Bu nedenle, günlük hayatımızda çoğu zaman yaşadığımız bu duygular ve beraberinde hissedilen stres hali, vücudumuzu alarma geçirerek çeşitli ağrılara neden olabiliyor. Stresin hormonlarımızı nasıl harekete geçirdiğini ve vücudumuzun bunu nasıl ağrıya dönüştürdüğünü Alman Hastanesi Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon Uzmanı Dr. Hilal Yıldız açıklıyor.

VÜCUT TEPKİ VERİYOR

Beynimiz, bir halin stresli olup olmadığını nitelendirebilecek tek organdır. İnsanlar strese girdikleri zaman vücutları buna tepki gösterir ve alarma geçer. Vücutta çeşitli biyokimyasal reaksiyonlar başlar. Özellikle süreğen stres, vücut fonksiyonlarını değiştirir. Stres nedeniyle vücuttaki adrenalin ve kortizol miktarı normal olmayan bir şekilde yükselir. Uzun süreli streste kortizol hormonunun yükselmesi bazı hastalıkların oluşmasına neden olabilir. Ayrıca, kortizol yüksekliğinin beyindeki hücrelere zarar verici etkileri de olabilmektedir.

KAS GERGİNLİĞİ ARTIYOR

Stres ve stresin doğurduğu gerginlik ve ağrı arasında önemli bir bağlantı vardır. Stres altındayken beynimiz, algıladığı tehlike karşısında `savaş` ya da `kaç` komutunu verir. Bu komutun yerine getirilmesi için de gerekli olan kas gerginliği artar. Ancak, savaşmanın ya da kaçmanın mümkün olmadığı durumlarda artan enerji ve kas gerginliği boşalamadığı için ağrılı kas spazmları ortaya çıkar. Ağrının kendisi de insan için bir tehlike sinyali yarattığından, o da `savaş` veya `kaç` emri verir. Bu durumda kas gerginliği daha da artar. Tam bir kısır döngüye girilir.

DAMARLARI DARALTIYOR

Stresin neden olduğu gerginlik damarların daralmasına, beynin belirli bölgelerine giden kan akımının bozulmasına yol açar. Diğer taraftan bir dokunun kanlanmasının azalması da ağrıya neden olur. Oksijene ihtiyaç gösteren dokunun yetersiz kanla beslenmesi, özel ağrı alıcılarını uyarır. Bu arada, adrenalin ve noradrenalin gibi stres sırasında sinir sistemini etkileyen maddeler de salgılanmış olur. Bunlar da doğrudan veya dolaylı olarak kasların gerginliğini artırır. Böylece ağrı gerginliğe, gerginlik endişeye, endişe de ağrıların şiddetlenmesine yol açar.

STRESLİ KİŞİLERDEKİ BELİRTİLER:

Dr. Yıldız, stres altındaki kişilerin vücudunda reaksiyonların meydana geldiğine de değinerek bu değişiklikleri şöyle sıraladı: `Stres altındaki kişide; terleme, hızlı nabız, kalp çarpıntısı, midede ağrı, kasılma, boyun ve şakakta kaslarda gerginlik, nefes alamama, diş gıcırdatma, çenede kasılma, aşırı tedirginlik, konsantrasyon güçlüğü, aşırı duygusallık, halsizlik, hareket edememe gibi şikayetler mevcuttur. Fizyolojik stres, bağışıklık sistemi üzerinde önemli bir etki yapar ve bağışıklık sistemini bozar. Uzun ve yoğun stresle karşılaşıldığı zaman hormonal dengeye bağlı olarak bağışıklık sisteminde düşüş olur. Kanser dahil birçok hastalığın ortaya çıkışının ve şiddetinin stresle ilişkili olduğu kesin olarak bilinmektedir.



Stres, diyabete zemin hazırlıyor

Acıbadem Adana Hastanesi Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Uzmanı Doç. Dr. Şebnem Aktaran, kontrol altına alınmayan diyabetin vücutta hemen her organı etkileyen ve ömür boyu süren kronik hastalıklara zemin hazırladığını söyledi.

Aktaran, yaptığı açıklamada, Türkiye'de en önemli ve yaygın halk sağlığı sorunlarından biri olan diyabetin görülme sıklığının her geçen gün arttığına dikkat çekti. Diyabette erken tanı konulması ve tedaviye erken dönemde başlanıp kan şekerinin kontrol altına alınmasının, gelişebilecek rahatsızlıkları önlediğini hatırlatan Aktaran, hastalığın adını herkesin bildiğini, ancak diyabet hastalarının dahi bu konuda yeterince bilgi sahibi olmadıklarını anlattı.

Uluslararası Diyabet Federasyonu'nun verilerine göre, dünyada 200 milyona yakın diyabetlinin bulunduğuna dikkat çeken Doç. Dr. Şebnem Aktaran, "Bu sayının 2025 yılında 336 milyona ulaşacağı düşünülüyor. Ülkemizde de yakın zamanda yapılan bir çalışmada, 2 milyon 850 bin diyabetli olduğu ve yaklaşık 2 milyon 650 bin kişinin de ileriki yıllarda diyabetli olacağı tahmin ediliyor." diye konuştu.

Hemen herkeste, her yaşta diyabet teşhisi konulabildiğini dile getiren Aktaran, şunları kaydetti: "Hastalıkta erken dönemde tanı konarak tedaviye başlanması ve kan şekerinin kontrol altına alınması hastalığın gelişimini yavaşlatarak diyabetliye kaliteli bir yaşam sunuyor. Öte yandan, diyabette kan şekeri düzeyinin uzun süre yüksek kalması damarları ve sinirleri etkileyerek zaman içerisinde körlüğe, kalp ve damar hastalıklarına, inmeye (felç), böbrek yetmezliğine ve sinir sisteminde hasara yol açabiliyor. Aynı şekilde gebelik döneminde de kontrol altına alınamayan diyabet, anne ve bebek sağlığı açısından sorunlara yol açıyor."



Stres periodontal hastalığı da tetikliyor

Yapılan son araştırmalar olumsuz olayların, psikolojik faktörlerin periodontal hastalığa yakalanma riskini arttırdığını gösteriyor.
Çağımızın hastalığı olan stres çoğu zaman hayatımızı çekilmez hale getirirken birçok hastalığı da beraberinde getirmektedir. Yapılan son araştırmalar bir çok hastalıkla ilişkilendirilen stresin periodontalığı da etkilediğini göstermektedir.
Stress, depresyon, yalnızlığın periodontal hastalıkla ilişkilendirildiğini belirten Diş HekimiMehmet Zahid Kazandı stresli olunan zamanlar da vücut tarafından üretilen cortisol adlı hormonun arttığını ve vücuttaki bağışıklık sisteminin düşmesinden dolayı da periodontal hastalığın görülebildiğini söylüyor.
Bunun yanında stres sahibi olan bireylerde sigara içme, düzensiz beslenme günlük ağız bakımını yerine getirmeme gibi peridontal hastalığa neden olabilecek alışkanlıklarında sıkça görülmesi bu hastalığa yakalanma risklerini arttırmaktadır.
Peridontal hastalığa yakalanma riskini arttıran sebepleri Diş Hekimi Mehmet Zahid Kazandı sıraladı;
• Sigara kullanımı ya da tütün çiğneme
• Genetik faktörler
• Diabet gibi sistematik rahatsızlıklar
• Doğum kontrol hapları, anti-depresanlar, kalp ilaçları
• Tam oturmayan köprüler
• Zarar görmüş dolgular
• Hormonel değişiklikler
• Diş sıkma veya Gıcırdatma
• Kötü beslenme
Periodontal hastalığı önlemek için;
Periodontal hastalığın önlenmesinde en önemli görev kişinin kendisine düşmektedir. Bunun için ise, günlük ağız bakımı işlemleri ile (diş fırçalama ve diş ipliği kullanma) bakteriyel diş plağının uzaklaştırılmalıdır. Bunun yanında diş hekimine yapacağınız düzenli ziyaretler günlük ağız bakımı sırasında ulaşamadığınız ve yeterince temizleyemediğiniz yerlerin de temizlenmesini sağlayacaktır.
Bazı durumlar da bireyler de periodontla hastalığın belirtileri görülmez. Böyle bir durumla karşılaşmamak için düzenli olarak diş hekimini ziyaret etmeli ve dengeli beslenmelisiniz. Aksi taktirde periodontal hastalık ilerlemiş.


Stres çocuk sahibi olmayı engeller mi?

Çocuk sahibi olamama konusunda üzerinde sıkça durulan faktörlerden biri stres. Kısırlık stres yaratıyor, stres kısırlığı tetikliyor ve yine stres kısırlık tedavisinin başarı şansını olumsuz etkiliyor gibi yargılar almış başını gidiyor...
Kısırlık teşhisi almış çiftlerle çalışan klinik psikolog Gonca Şensözen'in bu konudaki önerileriyse çok daha farklı. Sorunu ve stres yükünü kabul edin, eşinizle ekip olduğunuzu unutmayın ve doktorunuzu doğru seçip ona güvenin diyor, Şensözen. İşte, Şensözen'in son araştırmalar ışığında çocuk sahibi olma yolculuğundaki çiftlere önerileri...
Eğer kadının yaşı 35'ten gençse ve çift bir yıldır çocuk yapmayı denediği halde gebelik gerçekleşmemişse, o zaman çiftin gerekli tetkikler için mutlaka bir kadın doğum doktoruna başvurması gerekiyor. 35 yaşın üzerindeki kadınlarda bu süre bir sene değil, 6 ay. Yapılan tetkiklerle kadında, erkekte ya da her ikisinde doğal yolla çocuk sahibi olmanın önündeki engeller araştırılıyor. Bazen sebep tek taraflı (yani sadece erkekte ya da sadece kadında) oluyor. Bazı durumlardaysa engeller hem kadında hem de erkekte bulunuyor. Bunun yanı sıra kısırlık (infertilite) tedavisi gören çiftlerin yaklaşık yüzde 15'inde sebebi bilinmeyen kısırlık söz konusu. Yani yapılan tetkikler ne erkekte ne de kadında bir problem saptıyor ama yine de çift, doğal yolla çocuk sahibi olamıyor. Bu durumda doktor ya önce aşılama yöntemini öneriyor çifte ya da direkt tüp bebek yöntemi öneriliyor.
 
KISIRLIĞIN PSİKOLOJİK  BOYUTLARI VE ÖNERİLER
- Böyle bir tedavi gerektiğini öğrenen çiftlerin ilk tepkisi şok ve inkar oluyor. Daha sonra da 'Neden ben? Neden biz?' soruları yankılanıyor çiftin zihninde. Bu soru, bazı çiftlerde tedaviler boyunca devam ediyor. Çünkü bu sorunun net bir cevabı yok. Cevapsız kaldığı için de daha çok rahatsız ediyor. Bu noktada şunu hatırlamak çok önemli. Çiftlerin yaklaşık yüzde 15'i bu problemi yaşıyor. Çift, bir sorunun ve soruna yönelik tedavinin gerekliliğini ne kadar çabuk kabul ederse, içsel çatışmaları o kadar az oluyor.

- Güven duydukları doktor ya da hastaneyi seçsinler. Tedavi boyunca doktor, çiftin, en yakınındaki kişilerden biri olacak; çiftin herkesle paylaşmadığı bilgilere sahip olacak. Güven ilişkisi kurulmadan bu yakınlık içerisinde rahat etmek mümkün değil.

- Tedaviye kesin karar vermeden önce mutlaka tedaviyle ilgili geniş çaplı bir bilgiye sahip olunmalı. Çiftler hangi aşamalardan geçeceklerini önceden farkında olsunlar.

- Daha önce bu tedaviyi görmüş kişilerle iletişim kurmak ve onların neler yaşadığını duymak çifte ışık tutar. Yine de bunu yaparken, herkesin bu konuyla ilgili kişisel deneyiminin farklı olduğunu unutmamak gerekir. Birine ağır gelmiş olan bir süreç, bir başkasına daha kolay gelebilir. Kişilik yapıları, savunma mekanizmaları, içinde bulunulan şartlar, olayların kişiler tarafından nasıl algılandığını belirler ve herkesin kişiliği ve şartları birbirinden farklı olduğu için kişi sayısı kadar algı vardır.

- Tedaviye başlamadan önce hayatın diğer alanlarındaki yükü sabitlemek ve değişiklikleri ertelemek yerinde olur.

- Tedavi süreci boyunca aile içinde ya da arkadaşlar arasında yaşanan stresli durumlardan uzak durmakta yarar var. Çift, o dönemde kimlerle daha yakın kimlerle daha uzak olacağını kendi arasında konuşup karar verebilir. Moral desteği verebilen ve olumlu kişilerle birlikte olmak, tedavinin yükünü hafifletir.

- Tedaviye başlamadan önce bedene iyi bakmak gerekir. Yoga ve yürüyüş gibi sertlik içermeyen sporlar seçilebilir. Meditasyon ve nefes egzersizlerinin çok önemli bir yeri var. Yeme-içme düzenine de dikkat etmek gerekiyor.

- Tüp bebek merkezinde psikolog ile bir değerlendirme seansı yapmalı; kişisel ya da grup terapisi ihtiyacı olup olmadığını belirlemeli.

- Yaşanan durumu eşlerden birinin değil, çiftin problemi olarak görmeli; tedavi boyunca bir ekip gibi hareket etmeli ve dayanışma içinde olmalı. Doktor kontrollerine mümkün olduğunca çiftin birlikte gitmesi çok önemli. Şunu unutmamak gerekir: Bu durum çiftin problemidir ve hem kadının hem de erkeğin katılımıyla çözüm bulabilir.

- Erkekler, konuyu kadınlar kadar sık ya da kadınlar kadar detaylı konuşmak istemeyebilir. Bu durum erkeklerin daha duyarsız olduğunu göstermez. Kadınların bu duruma hazırlıklı olmalarında fayda vardır.

- Çift daha önce evliliklerinde yaşadığı zorlu dönemleri nasıl atlattığını farketmeli ve işe yarayan stratejileri yeniden yürürlüğe almalıdır.

- Bu tedavi içinde cinsel hayat sekteye uğrayabiliyor ve çiftler nasıl olsa cinsel ilişki yoluyla bebek olmuyor düşüncesiyle cinsellikten uzaklaşabiliyorlar. Oysa cinsellik ilişkiyi canlı tutan ve besleyen bir öğedir. Doktorun cinsel perhiz uyguladığı dönemler dışında cinsel hayatı aktif tutmak, çiftin birbirine olan yakınlığını korur ve tedaviyi destekler.

- Tüp bebek tedavisi gündeme gelmeden önce çift neleri paylaşırdı, nasıl vakit geçirirdi, nelerden zevk alırdı? Bunları hatırlamak ve yaşanan her anı bebeğe yönelik konulardan ibaret kılmamak önemli.

- Belli bir düzeyde kaygı, duymanın normal hatta gerekli olduğunu unutmamak gerekiyor.

- Düşünce ve duygularla yüzleşmek adına arkadaşlardan, aileden ve eşten ayrı kalabilecek vakitler yaratılmalı. Kişinin kendisi ile başbaşa kalması için fırsat yaratması şart.

- Akla takılan soruların listesini yapmak ve kulaktan dolma bilgilere güvenmemek de önemli. Çift aklına takılan soruları mutlaka kendi doktoruna sormalı. Bir hasta için uygun olan tedavi şekli, başka bir hasta için uygun olmayabilir. O yüzden çiftin kendisini, bu tedaviyi alan diğer çiftlerle kıyaslaması doğru olmaz.

- İşlemlerin yapılacağı gün ekstra stres yaşamamak adına, tedavinin ücretini, ödeme şeklini önceden net olarak doktor ya da hastaneyle konuşmak iyi olur. Bazı çiftler, işlem günü hastaneye hazırlıksız geliyor ve bu konuda bir koşuşturmaca içine girmek zorunda kalarak, günün stresini daha fazla yaşıyorlar.
KAYGI BOZUKLUĞU KISIRLIK İLİŞKİSİKısırlığın strese yol açtığı biliniyor ama stresin kısırlığa etkisiyle ilgili farklı görüşler var. Eğer stresi sadece kaygı (endişe) diye tanımlarsak, o zaman kısırlık ve stres arasındaki bağlantı zayıflıyor. Ama stresi kaygı, depresyon ve sosyal izolasyonun birarada yaşanması olarak tanımlarsak, o zaman stresin, doğurganlığı olumsuz yönde etkilediğini söyleyebiliriz.
Yapılan çalışmalar, depresyon öyküsü olan kadınların (depresyon öyküsü olmayan kadınlara kıyasla) 2 kat daha fazla kısırlık sorunu yaşadığını ortaya koyuyor. Başka bir çalışmadaysa, tüp bebek tedavisi öncesinde depresyon yaşayan kadınların yüzde 13'ünün gebe kaldığı görünürken, tedavi öncesinde depresyon yaşamayan kadınların yüzde 29'unun gebe kaldığı görülmüş. Yani depresyonu olan kadınların, olmayan kadınlara kıyasla gebelik şansı daha az.
Yapılan araştırmalar gösteriyor ki, kısırlık tedavisi gören kadınların yüzde 11'i major depresyon tanısı alırken, doğal yolla çocuk sahibi olabilen kadınlarda bu oran yüzde 3,6. Başka bir araştırma da yine kısırlık problemi yaşayan ve yaşamayan kadınlar karşılaştırılmış ve araştırmaya katılan kısır kadınların üçte birinde depresyon saptanırken, diğer kadınların sadece yüzde 18'inde depresyon görülmüş.
Bu araştırmaları baz alacak olursak,  depresyonun doğurganlık üzerinde negatif etkisi olduğunu ve tüp bebek tedavisini olumsuz yönde etkilediğini söyleyebiliriz. Kısır döngü ortada! Kısırlık sorunu yaşadığınız için depresyona giriyorsunuz ve depresyona girdikçe kısırlık sorununu çözmeniz zorlaşıyor.
 
TEDAVİNİN SONUCUNU            NASIL ETKİLİYOR?
Tedaviye başlayan kadın ne kadar fazla stres altındaysa tedavinin başarı şansı o kadar riske giriyor. Burada biyolojik faktörlerin önemi   tabii ki yadsınamaz. Örneğin, doğumdan gelen rahim ya da yumurtalık anomalileri, kadının gebe kalma şansını düşürüyor ve tüp bebek tedavisinin de başarısını etkiliyor. Böyle bir durumda tedavi başarısızlığını sadece strese bağlamak çok akılcı olmaz ama aksaklıkların tedaviyle büyük ölçüde giderildiği durumlarda ya da sebebi bilinmeyen kısırlık yaşanan durumlarda ve aslında tedavinin çok iyi ilerlediği ama gebelikle sonuçlanmayan vakalarda stres faktörüne mutlaka göz atmak gerekiyor. Kısaca, stres tek başına tedaviyi başarısız kılmıyor belki ama başarıyı azaltan faktörlerden biri olarak yer alıyor.

DEPRESYONDAKİ KADININ GEBE KALMA ŞANSI DAHA DÜŞÜK!Depresyon teşhisi almış bir kadın kendine fiziksel ve duygusal olarak iyi bakamaz. Kendine bakamayan bir kadının bebeğine özenli bir şekilde bakması beklenemez. O yüzden, kısırlığı, depresyondaki kadının doğurganlığının azalarak, bebeğin gelmesini, kadının daha iyi hissettiği bir döneme ertelemesi olarak görebiliriz.
Depresyonun tekbaşına kısırlığa yol açtığını söylemeyiz. Fakat depresyon, doğurganlık ile ilgili zaten var olan bir sorunun (örneğin yumurta kalitesi gibi) daha da çoğalmasına yol açıyor ve tedavi sürecini olumsuz etkiliyor.
Halk arasında çocuk yapmaya uğraşan ama zorlanan çiftlere söylenen klasik sözler var. Örneğin, 'Kafanıza takmazsanız, olur' ya da 'Sadece biraz rahatla, o zaman gebe kalırsın' gibi. Bunlarda doğruluk payı var mı, konusu da en çok kafa karıştıran konulardan biri...
Fakat bu çok sık duyduğumuz sözler aslında 1950-60'lardan kalma. Oysa şimdilerde kısırlık vakalarının çoğunun fizyolojik sebeplerden kaynaklandığını biliyoruz. Kabaca oranlayacak olursak, tüm kısırlık vakalarının yaklaşık yüzde 40'ı kadının üreme sistemindeki, diğer yüzde 40'ı erkeğin üreme sistemindeki anomalilerden ileri geliyor. Geri kalan ilk yüzde 10'u hem kadına, hem erkeğe ait sebepler oluşturuyor. Son yüzde 10'u ise sebebi bilinmeyen kısırlık olarak açıklanıyor. Bu rakamlara baktığımız zaman fizyolojik sebeplerin (üreme sistemindeki anomaliler) ne kadar büyük bir rol oynadığı görülüyor. Dolayısıyla, gebe kalamamayı sadece 'rahat olmamak' ile açıklamak durumu basite indirgemek olur.
Aslında 'kafanıza takmazsanız, olur' cümlesi tüp bebek tedavisi gören kişiler için oldukça suçlayıcı ve kötü hissettiren bir cümle. Çünkü sanki kişi yeterince rahat olmayı başarsa, hemen gebe kalacakmış hissi uyandırıyor ve kişi rahatlayamadığı için gebe kalmadığını düşündükçe hem suçluluk hissediyor hem de stresi artıyor.

ÇOCUK SAHİBİ OLAMAYAN ÇİFTLERE DESTEK VERİYOR!Çocuk İstiyorum Dayanışma Derneği (ÇİDER) Başkanı Sibel Tuzcu, çocuk sahibi olmak isteyen çiftlere destek veriyor. Nasıl mı?
'22 yıl çocuk sahibi olabilmek için sayısız tedavi gördüm. Sayısını hatırlayamadığım kadar çok aşılama ve 5 tüp bebek denemesinden sonra nihayet 1998 yılında 42 yaşında anne oldum. Bu süre içinde başımda geçenleri anlatabilmek ve benim gibi olanlara maddi ve manevi destek olabilmek için 2000 yılında www.cocukistiyorum.com internet sitesini kurdum. Daha önce kısır olduğunu itiraf edip bunun savaşını yapmış kimse olmamıştı. Bir çok kişi başvurdu. Hemen sitede dayanışma kulübünü kurduk bir yıl sonra da dernekleştik. Tüp bebek tedavilerinin devlet tarafından karşılanması konusunda çalıştık, yasalaştı. 10 yıldan beri danışman doktorlarla hastaları ücretsiz bilgilendiriyoruz.
Derneğe başvuran ve üye olanları ücretsiz muayene ve teşhislerini yaptırıyor, tedavilerde hastanelerden indirimler alıp onları daha uygun koşullarda tedavi ettiriyoruz. Uluslararası kısırlık hasta tüketici birliğinin kurucu üyesi ve Türkiye temsilcisiyiz.' ÇİDER Tel:  0216 456 39 75-76-05412

Stres Kadını Çirkinleştiriyor
Bağışıklık sistemini zayıflatarak hastalıklara davetiye çıkaran stresin, kadınların yaşlanma sürecini de hızlandırdığı ortaya çıktı

• Çağın en önemli sağlık problemlerinden birisi olan stres, kadın, erkek, çocuk herkesi etkiliyor. Pek çok sağlık sorunun ya nedeni oluyor ya da tetikliyor. Bağışıklık sistemine zarar vererek insanları hastalıklara daha yatkın hale getiren stres kadınlarında yaşlanma sürecini de hızlandırıyor. Uzun süre strese maruz kalan kadınların vücudunda hücrelerin daha fazla serbest radikal ürettiği, bu zararlı maddelerin de kadınların yaşlanma sürecini hızlandırdığı belirtiliyor.  Yapılan araştırmalarda stresli kadınların hücrelerinin 10 yıl daha yaşlı olduğu ifade ediliyor.
YAĞ DENGESİNİ BOZUYOR
Psikiyatri Uzmanı Dr. Ali Ayas “Stres cildin nem ve yağ dengesini bozar. Akneleri artırır ve alerjik reaksiyonlara yol açar. Saçların dökülmesine ya da beyazlamasına neden olabilir. Göz, alın ve ağız çevresinde de kasılmalara neden olarak cildin kırışıklıklarını artırır” uyarısında bulundu.

Stresle Başa Çıkmanın Doğal Yöntemleri

Kredi kartının yaklaşan son ödeme tarihi, bitirilmesi gereken işler, çocukların sınavları… İşyerindeki saldırgan yönetici, üst kattaki gürültücü komşu, evdeki huzursuzluk… 
Dünya üzerinize üzerinize mi geliyor? Stres, bir öğütücünün içindeymişsiniz gibi sizi un ufak mı ediyor?Yalnız değilsiniz! Stres, modern yaşamın adeta olmazsa olmazı artık. Bilimsel araştırmalar, çeşitli fiziksel yakınmalar nedeniyle doktora başvuran hastaların % 75-95’inde sorunun, strese bağlı olduğunu ortaya koyuyor. Migrenden astıma, mide-barsak sorunlarından kalp hastalıklarına kadar pek çok yakınmanın, stresin çocuğu olduğunu söylemek mümkün.
Nedir stres?
Stres, kendinizi tehdit altında hissetmenize ve dengenizin bozulmasına yol açan durumlara verdiğiniz normal fiziksel bir tepki. Bu tepki normal, çünkü doğru çalıştığında amacı tehlikeden korunmanız için sizi savaşmaya veya kaçmaya hazırlamak. Bu doğal fizyolojik tepki, stres yanıtı olarak adlandırılmakta. Hızla üzerinize gelen bir araçtan kıl payı kaçarak kurtulmanız veya size saldıran bir soyguncuyu bir yumrukla etkisiz hale getirmeniz ancak sağlıklı bir stres yanıtı vermenizle mümkün.
Stres yanıtı nasıl ortaya çıkar?
Beyniniz bir tehlike algıladığında, vücudunuz adrenalin ve kortizol gibi bir dizi hormon salgılar. Bu hormonların etkisiyle kalbiniz hızla çarpmaya başlar, kaslarınız kasılır, kan basıncınız yükselir, nefes alma sıklığınız artar. Tepki verme zamanınız hızlanır ve dikkatiniz keskinleşir. Artık mücadeleye hazırsınızdır. Ya savaşırsınız ya da ‘yiğitliğin onda dokuzu kaçmaktır’ ilkesine uyarsınız. Her iki durumda da, tehlikenin öyle ya da böyle, kazanarak veya kaybederek son bulmasıyla, beyin ve bedeninizdeki stres yanıtı da son bulur. Kalbiniz, nefesiniz, kan dolaşımızın normale döner.
Kısa süreli tehditlere verilecek anlık cevaplar için gelişmiş olan stres yanıtı, milyonlarca yıllık geçmişimiz süresince bizleri, aslanlardan ve korsanlardan korumuştur.
Bugün bu dünyada siz olarak var oluşunuzu, zamanında doğru stres yanıtı verebilmiş ve soyunu sürdürebilmiş atalarınıza borçlusunuz. Dedeniz, babanız dünyaya gelmeden önce atik davranıp da kendisini sokmaya yeltenen yılanın hakkından gelmeseydi, siz bu yazıyı okuyor olmayacaktınız.
Peki, dedenize atik davranma ve sizin gibi bir torun sahibi olma fırsatı veren stres yanıtı, bu gün neden bir sorun haline geliyor?
Bu sorunun yanıtı, o çok övündüğümüz karmaşık uygarlığımızda yatıyor. Modern kentlerde, bize saldıran aslanlar ve yılanlarla anlık mücadelelere gerek yok artık. Güvenli ve korunaklı konutlarda yaşıyoruz. Ama bunların yerini alan başka tehdit unsurları var. Kalabalık, gürültü, yalnızlık, yarışmacı eğitim ve iş ortamları, işsizlik, geçim sıkıntısı, gelecek kaygısı ve daha pek çok şey, modern hayatı, binbir tehlikeyle dolu bir vahşi ormana çeviriyor. Ve beynimiz, bu tehdit unsurlarını da, aynen aslana veya yılana verdiği stres yanıtı ile karşılıyor.  Ama hangimiz, kalabalığı, yalnızlığı, yarışı ve geçim zorluğunu bir yumrukta devirebiliyor veya onlardan kaçarak kurtulabiliyor ki! Durum böyle olunca da beynimiz, kısa sürede bitmeyen tehdide, devamlı olarak stres yanıtı vermeyi sürdürüyor. Aynen bozuk bir CD’nin takılıp kalması gibi… Sonuçta da, çarpıntı, kan basıncı artışı, boğulma hissi, uykusuzluk, baş ağrıları, giderek artan kalp krizi ve felç riski, hormonların bozulmasına bağlı olarak üreme sorunları, zayıflayan vücut savunma sisteminin tekrarlayan enfeksiyonlara, alerjilere, kansere kapı aralaması… Yaşlanmanın hızlanması… Anksiyete, panik bozukluk ve depresyona açık hale gelen bir beyin yapısı ortaya çıkıyor.
Ne yapmalıyız?
Stres kökenli hastalıkların, sadece bedensel belirtilerine yönelik yapılan tedaviler, ne yazık ki yeterli omuyor. Hastalıklar geçmiyor, geçse de ya nüks ediyor veya başka bir hastalık formunda yeniden karşımıza çıkıyor. Diğer yandan, stresi çözümlemek için kullanılan antidepresan ve anksiyolitik ilaçlar, sayısız yan etkinin yanı sıra, sorunu çözmek yerine bastırdığı için, onun giderek daha karmaşık ve içinden çıkılmaz bir hal almasına yol açıyor. Bu durumda yapılabilecek en akıllıca şey, sorunlarmızı doğru bir biçimde tanımlayıp, onlara akılcı çözümler geliştimenin yanı sıra beynimizi ve bedenimizi rahatlatacak yöntemlerden yararlanmaktır.
  • Rahatlatıcı bir banyo, zihni gevşeten bir müzik, yorucu olmayan bedensel egzersizler ve bilgilendirici kitap okumaları çok yararlı olabilir.
  • Kişinin tıbbi müdahale gerektiren ciddi ruhsal yakınmaları dışında günlük gerilimlerinde başvurabileceği bazı bitkisel formüller, bu amaca mükemmelen hizmet edebilir.
Holistik bir hekim olarak doğal stres çözümleme programlarımda uyguladığım ruhsal gelişim ve akupunktur programlarını desteklemek üzere önerdiğim bitkisel karışımlardan bazılarını burada sizlere tanıtmak istiyorum.
  • Uykusuzluk sorunu olanlar için bir bardak ılık süte, bir tatlı kaşığı saf bal ve bir kahve kaşığı tarçın ekleyerek yatmadan önce içmek rahatlık verecektir.
  • Gerginlik ve huzursuzluk hallerinde, birer çay kaşığı kedi otu ve nane, yarımşar çay kaşığı Alman papatyası ve lavanta çiçeğini bir su bardağı kaynar suda on dakika ağzı kapalı olarak demleyip süzerek hazırlayacağınız çay, mucizeler yaratabilir.
  • Üç tane şerbetçi otu çiçeğini bir su bardağı kaynar suda demleyip içmek hoş ve yatıştırıcı bir etki yaratacaktır.
  • Kolay ulaşılabilir bir besin ve tıbbi etkili bir bitki olan yulaf, stres yanında kalp sıkışmaları ve kalp yetmezliğinde de çok etkilidir. Alkol, sigara ve uyuşturucu bağımlılıklarında da yararlandığımız yulafı, organik ürün olarak temin edip, yulaf çayı ya da ezmesi şeklinde güvenle tüketebilirsiniz.
  • Kedi otu, Çark-ı Felek bitkisi (Passiflora), Sarı Kantaron (St. John’s Wort) ve Alman papatyası bir arada hazır ürün olarak da bulunmaktadır. Stres, korku, endişe ve bunlardan kaynaklı kas spazmları ve mide-barsak sorunlarının giderilmesinde, destek amaçlı olarak kullanılabilir.

Doğal yöntemleri kullanmaya karar vermeden önce, altta yatan olası nedenlerin saptanması, vitamin eksikliklerinin giderilmesi ve bitkisel ilaçların doğru kullanılabilmesi için doktorunuza danışmayı ihmal etmeyiniz.
Doç. Dr. Safak Nakajima
kaynak





STRES

Stres, insanin çesitli bedensel ve ruhsal zorlanmalar karsisinda ortaya çikan tepkiler bütünüdür. Stres yapan durumlar kisilere göre farklilik gösterebilir. Stres karsisinda insan vücudu, sinir sistemini uyararak ve çesitli hormonlar salgilayarak cevap verir. Stres durumunda katekolamin denilen adrenalin ve noradrenalin, kortizol, endorfinler, büyüme hormonu, prolaktin ve testosteron hormon düzeylerinde degisiklikler görülebilir.
Beyinde bulunan hipotalamus isimli bölge böbrek üstü bezlerini uyararak buradan adrenalin ve kortizol homonlarinin kana salinmasini saglar. Bu hormonlar kalp hizini, solunum sayisini, kan basincini ve metabolizmayi artirirlar. Kan akimi artar ve kaslar daha fazla kanlanarak vücudun harekete hazir hale gelmesini saglar. Göz bebekleri genisler. Kan sekeri yükselir.Vücut sicakligini kontrol altinda tutmak amaci ile terleme olur. Bütün bu gelismeler strese cevap olarak vücudu uyanik tutmak ve her an harekete geçirmek içindir. Bazi zamanlarda stres uzar ve bu hormonlar uzun süreli salinir ve bu nedenle hipertansiyon ve ülser gibi komplikasyonlar gelisebilir.

Stres ayrica beyinde uyusma hissi veren enkefalin ve metenkefalin gibi opiyadlar ismi verilen hormonlari artirir. Bunlar agri kesilmesine neden olduklari gibi yüksek dozlarda sakinlik ve çakir keyif hali yaparlar.

Büyüme hormonu da beyindeki hipofiz bezinden salgilanan bir hormondur. Psikolojik stres ve fiziksel egzersiz bu hormonda artisa neden olur. Prolaktin hormonu da hipofiz bezinden salgilanir ve normalde gebelikte meme büyümesi ve süt salgisina neden olur. Psikolojik ve fiziksel stres de prolaktin düzeyini artirir fakat bu artis kortizol ve adrenalin kadar belirgin degildir.

Diger hormonlarin aksine stresli durumlarda mekanizmasi tam olarak bilinmemekle birlikte testosteron hormon düzeyi düser.

Psikolojik stresin erken döneminde görülen hormonal degisikliklere uzun dönemde adaptasyon gelisir ve hormon düzeyleri normale döner.



Hormonlarin psikoloji üzerine etkileri vardir. Iyi olma hissini saglayan baslica hormonlar noradrenalin, dopamin ve serotonindir. Bunlardaki dengesizlik psikolojik problemlerin olusmasina neden olur. Bu nedenle de depresyon ile bu hormonlar arasinda önemli iliski vardir.

Noradrenalin adrenal bezden salgilandigi gibi sinir uçlarindan da salgilanir. Kizginlik ve tehlike durumunda salgisi artar.

Dopamin öfori denen çakir keyif olma durumu, istek ve motivasyon saglar. Dopamin hormon bozuklugunda hafiza kaybi, problem çözmede zorluk baslar.

Serotonin enerjik olma hissi, sakinlik ve güven hissi verir. Çogu ruhsal bozukluk serotonin dengesinin bozulmasindan olusur. Depresyondaki kisilerin çogunda serotonin düsüklügü vardir. Depresyon tedavisinde kullanilan ilaçlarin çogu da beyindeki serotonin düzeylerini artirmaya yöneliktir.

Serotonin günes isiginda beyinde artar. Kapali ve karanlik yerlerde serotonin düzeyi azalir. O nedenle kis aylarinda depresyon artar.

Günes isigi melatonin hormonunu baskilar. Melatonin gece salgilanan hormondur. Melatonin sayesinde uyku gelir. Melatonin serotoninden olusmaktadir. Serotonin azalmasi obezite ve yeme bozukluguna da neden olur. Beyinde serotonin azalinca beyin bu eksikligi sekerli gida yenmesini artirarak saglamaya çalisir.

Hormonlar ve psikolojik rahatsizliklar arasindaki iliski özellikle kadinlarda daha belirgin olmaktadir. Kadinlarda psikolojik degisiklikler özellikle ergenlige giriste, dogum sonrasi ve menopoz döneminde ortaya çikar. Dogum sonrasi ve menopoz sonrasi ruhsal sikintilarin artmasinda kanda östrojen hormonu azalmasinin etkili oldugu, ergenlik döneminde ise östrojen hormonundaki artisin neden oldugu düsünülmektedir. Adetlerin baslangicinda da kizlarda görülen ruhsal degisiklikler yine hormonlarda görülen degisikliklere baglidir.
Hipotalamustan salgilanan CRH hormonundaki degisiklikler de psikolojik degisikliklerle birliktelik gösterir.

Erkeklerde testosteron eksikligi de duygu durumunda bozukluk yapmaktadir. Hafiza, beyin çalismasi ve psikoloji testosteron eksikliginde bozulmaktadir. Seks hormonlarinda (östrojen ve testosteron) görülen bu degisiklikler beyinde serotonin azalmasindan dolayi olusmaktadir.

Seks hormonlari ayrica kadin ve erkek tipi davranislarin olusmasinda da önemli role sahiptir.

Tiroid bezi yetmezligi (hipotiroidi) ve hipoglisemi (kan sekeri düsüklügü) olan kisilerde depresyonun fazla olmasi tiroid hormonlari ve kan sekerinin psikolojik degisikler yaptiginin bir kanitidir. Bu nedenle depresyondaki hastalarda hormon ölçümleri yapilmasinda fayda vardir. Tiroid hormonlarinin kanimizda yüksek olmasi (tiroid bezinin asiri çalismasi) durumunda ise su psikolojik sikintilar ortaya çikar:
Huzursuzluk
Sikinti
Depresyon
Birden öfkelenme, bagirma veya asabiyet
Kalabalik yerlerden hoslanmama
Kötümserlik
Sabirsizlik
Asiri hareketlilik, yerinde duramama
Gürültüye asiri hassasiyet
Uyku problemleri
Istah bozuklugu
Bazen sizofreni
Hallusinasyonlar (hayal görme)
Panik atak

Tiroid bezinin az çalistigi tiroid bezi yetmezliginde ise su psikolojik belirtiler bulunabilir:
Ilgisizlik
Düsünme ve konusmada yavaslama
Unutkanlik
Konsantre olamama
Depresyon
Demans
Beyin hasari
Panik atak

Psikolojik rahatsizliklari olan tiroid hastalarinin teshisinde gecikme olursa bu psikolojik sikayetlerde düzelme olmaz.

Depresyondaki kisilerin %10-15’inde tiroid bezi yetmezligi veya tiroid hormonlarinda anormallikler vardir. Buna karsilik hipotiroidi dedigimiz tiroid bezi yetmezligi olan kisilerde depresyon sik bulunur ve psikolojik tedaviye dirençlidir. Tiroid bezi yetmezligi olan hastalarin % 40 kadarinda ve özellikle kadinlarda depresyon ve panik atak sik görülür. Tedaviyle sikayetlerde azalma olmasina ragmen bazen dirençli bir depresyon yani sik nüks eden veya tekrarlayan depresyon görülebilir. Bu hastalarda tiroid bezi yetmezliginin iyi tedavi edilmesi gerekir. Bu tedavi sirasinda TSH’nin 1.0-1.5 IU/L arasinda olmasi depresyonun düzelmesine daha iyi katkida bulunur. Hipotiroidi tedavisinde kullanilan tiroid hormon ilaçlari beyindeki mutluluk hormonu adi verilen serotonin seviyesini artirarak depresyon belirtilerini azaltmaktadir

Psikolojik sorunlar ile özellikle kandaki T3 hormon düzeyleri arasinda bir iliski oldugu yapilan çesitli çalismalarda ortaya konmustur. Kan T3 düzeyi azaldikça depresyon olusmasi riski ve nüksü artmaktadir.

Kandaki anti-TPO antikorlarinin yüksekligi ile depresyon arasinda da bir iliski vardir. Bu nedenle depresyonu olan hastalarda ve özellikle sik tekrarlayan depresyonlu kisilerde TSH, T3, T4 hormonlari ile anti-TPO ve anti-tiroglobulin antikorlari mutlaka ölçülmelidir. Tiroid bezi yetmezligi varsa bu hastalar içinde levotiroksin bulunan tiroid hormon ilaciyla tedavi edilirler.

Bazi bilim adamlari depresyonlu kisilerde “beyinde hipotiroidizm” oldugunu, yani beyinde tiroid hormon azligi oldugunu, ancak kanda tiroid hormonlarinin normal oldugunu iddia etmislerdir. Bu nedenle tiroid hormonlari normal oldugu halde T3 hormon ilacini tedavide kullanan psikiyatri uzmanlari vardir.

Kadinlarin %15’inde dogum sonrasi depresyon görülmektedir. Buna ‘’Dogum Sonrasi Depresyonu’’ adi verilir. Dogum sonrasi olusan depresyon ile tiroid hormonlari ve anti-TPO antikoru arasinda bir iliski oldugu çesitli bilimsel çalismalarda ortaya konmustur. Gebeligin ilk 3 ayinda ölçülen anti-TPO antikor düzeyleri dogum sonrasi depresyona girilip girilmeyecegi konusunda bilgi vermektedir. Anti-TPO antikoru yüksek olan kadinlarda dogum sonrasi depresyon 3 kat daha fazla görülmektedir.

Depresyonun kendisinin de tiroid hastaliklarinin gelisimine katkida bulunabildigini unutmamak gerekir. Stresli veya depresyondaki kisilerde Graves hastaligi denilen tiroid bezinin asiri çalismasi ile karakterize bir hastalik ortaya çikabilmektedir. 

kaynak
http://www.drdepresyon.com/STRES.html

Stresle baş etmenin 25 etkili yolu
Stres, hayatımızın bir parçası oldu. Bilerek ya da bilmeyerek pek çok sorunumuzu strese bağlıyoruz.

Haksız da sayılmayız! İşin uzmanları da stresin kanserden kilo sorununa, kalp krizinden felce, gastritten kolite her şeyle ilgisi olduğunu söylüyor. Dahası taşikardi atakları, uyku sorunları, tansiyon düşme veya yükselmeleri, baş dönmeleri, kulak çınlamaları kısacası aklınıza gelen pek çok şey stresten kaynaklanabiliyor.

Sözcük anlamı itibarıyla stres, “bedeniniz veya egonuza yönelik gerçek veya var olduğu zannedilen herhangi bir tehdit”ten başka bir şey değil. Bu tehdidin sonuçları “bedensel ve ruhsal bazı belirtilere yol açıyor.

Tehditlerin sayısı her gün artıyor ve sosyoekonomik düzey yükseldikçe de çoğalıyor. ışten kovulmanız, yeni bir işe hazırlanmanız, işinizi büyütme ve geliştirmeye çalışmanız ya da iflas etmeniz, havasız, susuz, yiyeceksiz kalma korkularınız, endişeleriniz, telaşlarınız, ölümler, kayıplar, evlilik planları ya da boşanmalar aklınıza gelen her şey tehdit olarak algılanabiliyor.

Durum böyle olunca “stresi yok etmek” başarılması asla mümkün olamayacak bir hedeftir. Bu nedenle amacımız stres kaynaklarından uzak durmaya çalışmak ve yüklendiğimiz stresleri adam gibi yönetmeyi öğrenmek olmalıdır.

İşte size 25 maddelik bir çözüm planı. 

1 “Hayır” deyin

Bazen sınırlarınızı çizmek zorunda kalabilirsiniz. Aşırı stres altında olan insanlar genellikle kendilerini ifade edemezler ve her şeyi yutarak, “Bunu yapmak istemiyorum” veya “Yardıma ihtiyacım var” demek yerine bütün işleri kendi başlarına halletmeye çalışırlar! Böylece kaldırabileceklerinden çok daha fazlasını yüklenirler. Stresle mücadeleye “iş yükünüzü azaltarak” başlayın.

2 Yeni seçenekler bulun

Patronunuza bir seçenek sunun; “Bu işi yapmayı gerçekten istiyorum ancak bunu başarabilmem için başka bir şeyi yapmayı bırakmalıyım, bunlardan hangisini yapmamı tercih edersiniz?” deyin.

3 Su için

Masanızda daima su bulundurun ve sık sık için. Stres altında olduğunuzdan, daha fazla terlersiniz ve tabii ki ağzınız kurur. Su içerek kendinizi daha iyi hissedebilirsiniz.

4 Uyuyun

Yeterince uyduğunuzdan, uykunuzun sizi dinlendirdiğinden ve beyninizi boşalttığından emin olun.

5 Öfkenizi kontrol edin

Bir top oyununda duygularınızı dışa vurarak sisteminizden gerginliğin bir kısmını uzaklaştırabilirsiniz. Gerçekten kötü sözler sarf ederek, biraz da bunlarla dalga geçerek kalbinizdeki adrenalin deşarjından kurtulabilirsiniz. Çok yoğun stres altında olduğunuzda bir spor karşılaşmasına gidin, tezahürat yapın.

6 Kaslarınızı gevşetin

Kaslarınızı gerçekten gevşetmek istiyorsanız sıcak küvete yatın. En iyi gevşemeyi sağlamak için, sıcaklığı vücut derecesinden bir-iki derece yüksek olan küvette 15 dakika yatın.

7 Dik oturun

Dik oturuş nefes almayı kolaylaştırır ve beyne daha fazla kan gitmesini sağlar. Stres altında olduğumuzda genellikle kambur dururuz ve bu da nefes almayı ve kan akımını kısıtlayarak umutsuzluk duygusunun artmasına neden olabilir.

8 Başkalarına yardımcı olun

Gönüllü olun. Yalnızlık duygusu endişelerinizi artırır. Başkalarına yardımcı olmak, başarı duygusu ve kendine saygıyı aşılar. Ayrıca başkalarının dertlerini görünce kendinizinkilerin ne kadar da önemsiz olduğunu anlayabilirsiniz. ışte size bir fayda daha; fedakârlık yapmak daha uzun yaşamanızı sağlayabilir. Michigan Üniversitesi’nde Ann Arbor tarafından yapılan 10 yıllık bir çalışmada hiç gönüllü iş yapmayan erkeklerde ölüm oranının, haftada en az bir kez gönüllü iş yapan erkeklere göre iki kat daha fazla olduğu saptanmıştır.

9 Elinize sıkabileceğiniz bir şeyler alın

İşlerinizdeki masanızda bir el egzersiz aleti veya bir tenis topu bulundurun ve gergin olduğunuzda bunu sıkın. Stres kan dolaşımına adrenalin salınımını sağladığında vücut kas aktivitesini ister. Bir şeyleri sıkmak vücudumuzun bu kas aktivitesi isteğini yerine getirerek rahatlatır.

10 Ayağınızı yorganınıza göre uzatın

Gelirinizin üzerinde bir yaşam tarzı benimsemek, hastalanmanıza neden olabilir. Alabama Üniversitesi’nde yapılan bir çalışmada karşılayamayacakları kadar yüksek düzeyde bir yaşam standardında yaşamaya çalışan ailelerde sağlık problemleri gelişme olasılığının yüksek olduğu bulunmuştur.

11 Sosyal bağlarınıza önem verin

Geleneksel yapısını koruyan, kültürel ilişkilerini önemseyen, geliştirenlerde stres daha az oluyor.

12 İlişkilerinizi güçlendirin

Annenizi, babanızı, kardeşlerinizi, teyze ve halanızı, amcalarınızı arayın, onlarla zaman zaman birlikte olmaya çalışın. Eski aile geleneklerinizi koruyun.

13 Espri gücünüzü kullanın 

İşyerinde espri anlayışının değerini anlatmak için ciltler dolduracak kadar yazı yazılabilir. Çalışmalar, güldüğümüzde stresle savaşan beyin kimyasallarının salgılandığını göstermiştir. Uzmanlar iyi bir kahkahanın gergin kasları gevşettiğini, vücudumuza daha fazla oksijen girmesini sağladığını ve kan basıncımızı düşürdüğünü söylemektedir. ıyi bir ruh halini yakalamanın sadece bir kahkahayla olabileceğine inanan uzmanların sayısı hiç de az değil.

14 Nefesinizi tutun

Bu teknik 30 saniyede rahatlamanıza yardımcı olabilir. Derin bir nefes alın ve içinizde tutun. Ellerinizi parmak uçlarınızı birleştirerek itin. 5 saniye bekleyin ve ellerinizi gevşetirken nefesinizi yavaşça bırakın. Rahatlayana kadar bu hareketi 5-6 kez tekrarlayın.

15 10 dakikalık bir “masa başI tatili” yapın

Meditasyon çok iyi bir rahatlatıcıdır, ancak bazen bunu yapmak için uygun ortam ve zaman bulunamayabilir. Uzmanlar, ofisinizdeki masada minik bir tatil yapmanızı öneriyor. Sadece gözlerinizi kapatın, diyaframdan derin bir nefes alın ve kendinizi Antalya’da deniz kenarında düşleyin. Güneşin sıcaklığını hissedin. Dalgaları dinleyin. Havadaki deniz kokusunu içinize çekin. Kendinizle stres arasına biraz mesafe koyun. Günde birkaç dakika süreli bir “tatil araları” size çok yardımcı olabilir.

16 Koklayın!

Masanızda bir elma veya limon bulundurmak sinirlerinizi yatıştırabilir. Bir çalışmada zaman baskısı altında matematik problemleri çözen kişilerin yeşil elma koklatılırsa daha az stres hissettikleri bulunmuştur. Vanilya kokusunun da rahatlama sağladığına dair kanıtlar vardır. Limon kolonyaları veya vanilyalı kokuların yanında daha birçok kokudan (okaliptüs, ylang-ylang) bu amaçla yararlanabilirsiniz.

17 Ses düzeyini alçaltın

Eğer çok gürültülü bir ortamda yaşıyor veya çalışıyorsanız kulak tıkacı kullanmayı deneyin. Tıkaçların, sesi en az 20 desibel azalttığından emin olun. Sesleri lehinize de kullanabilirsiniz. Flüt ve diğer yumuşak sesli enstrümanların kullanıldığı hafif müzikler dinlemeyi, sessiz sakin yerlerde yürümeyi, ağaçların hışırtısını, denizlerin dalgalarını ve hafif yağmur çiselemesini dinlemeyi deneyin. Müzik ve sesler yatıştırıcı ve dinlendirici olduğu kadar “stres temizleyicisi-süpürücüsü” de olabilirler.

18 İnançlarınızı geliştirin, inançıı biri olun

Güçlü inanç bağları, tevekkül ve kabullenmeyi, hoş görmeyi, iyimserlik hissini sağlar, stresi azaltır. ıç huzur önemlidir.

19 Programınızı gevşetin

Yapacağınız hemen hemen bütün işlerin sizin öngördüğünüzden daha uzun süre alabileceğinin farkına varın. Bir işi bitirmek için kendinize yeterli zamanı vererek anksiyetenizi azaltabilirsiniz. Eğer genellikle işi bitirme süresi sizin için bir problem ise, kendinize gerekli olduğunu düşündüğünüzden yüzde 20 daha fazla zaman tanıyın.

20 Liste yapın 

Bir sürü plan ama çok az zaman vardır. Stresi yenmek için önceliklerimizi belirlemeyi öğrenmemiz gerekiyor. Her günün başlangıcında tanımlamanız gereken en önemli işinizi seçin ve onu bitirin. Eğer yapılacaklar listesi yapan biriyseniz bir kerede beşten fazla madde koymayın. Bu şekilde bütün işlerinizi bitirebilir ve kendinizi daha başarılı hissedebilirsiniz.

21 Farklı açıdan bakın

Size stres veren duruma başka bir açıdan bakmaya çalışın. Gerçekten bu kadar kötü mü? Soruna başka türlü bakmanın bir yolu yok mu? Stres yaratan durumdan kaçınamıyorsanız, hazırlıklı yaklaşın, stresi önlemek için adımlar atın.

22 Strateji geliştirin

Bazı kişiler sizi gereksiz yere strese sokuyorsa, kim olurlarsa olsunlar, bir an durup kendinizi onların yerine koyun. Bunu neden yapıyor olabilirler? Bundan kazançları nedir? Bakış açılarını ve motivasyonlarını anlamakla sizde neden oldukları stresi azaltmak için daha iyi bir strateji geliştirebilirsiniz. Belirli bir kişiyle ilişkilerinizin strese neden olduğunu düşünüyorsanız, durumu bu kişiyle konuşun. Suçlayıcı olmayın, yalnızca sizinle iletişim biçiminin streslenmenize yol açtığını söyleyin. Belki beraberce birbirinizi strese sokmayacak bir ilişki biçimi geliştirebilirsiniz.

23 Boş zamanlar üretin 

Mutluluk için yeterince bol boş zamana sahip olmak şarttır. Boş zamanları yeterince kuvvetli bir stres giderici olarak kullanabilirsiniz.

24 Esnek olun

Kolay öfkelenmeyin. Hiddetten ve şiddetten sakının. Kabul edebileceğiniz esneklik sınırlarını olabildiğince geniş tutun.

25 Aç kalmayın

Sık ve az yiyin. Öğün atlamayın. Güçlü bir kahvaltı ile güne başlayın. Ara öğünler yapıp “sağlıklı şeyler” atıştırın: Meyve, fındık-fıstık-ceviz, az yağlı yoğurt veya ayran...

Prof.Dr. Osman Müftüoğlu


Stresten çok mu yemek    yiyorsunuz?

Eşinizle tartıştınız, patronunuzla sorun yaşadınız ya da sınav dolu bir haftaya giriyorsunuz…Yaşadığınız bu yoğun stres dönemlerinde kendinizi yemek yemeye verirseniz sıkıntılarınızı azaltmak yerine kilolarınızı arttırırsınız.

 Memorial Ataşehir Hastanesi  Beslenme  ve Diyet Bölümü'nden Dyt. Şefika Aydın Selçuk, "Stresli dönemlerde nasıl beslenmeniz gerektiği" hakkında bilgi verdi.

Stres, bizi zorlayan, kısıtlayan ve engelleyen olaylar, durumlar karşısında verdiğimiz tepkilerin tümüdür. Birçok insanın düşündüğü gibi sadece üzerimizde hissettiğimiz baskı ve gerginlikle sınırlı değildir. Özellikle de endüstriyel toplumlarda yaşayan insanlar kentleşme ve buna bağlı olarak kalabalıklaşma, gürültünün artması, hızla zorlaşan yaşam şartları, trafik sorunu ve benzeri durumlarla sıklıkla karşılaşmaktadır.

Modern çağın hastalığı olarak bilinen stres karşısında bedenin 3 aşamada tepki gösterdiği kanıtlanmıştır.

1. Alarm tepkisi,
2. Direnme dönemi
3. Tükenme dönemi

Alarm aşamasında stres yaratıcı faktörler fark edilmekte ve biyokimyasal tepkiler harekete geçirilmektedir. Beden kendini korumaya hazırlamaktadır. Stres yaratıcı faktörler ortadan kalkmayıp etkisini sürdürmeye devam ettiğinde ise beden tükenme aşamasına gelmektedir.

Stres birçok hastalığın oluşmasından sorumlu olabilir!

Stres kalp hastalıklarının, inmenin, kanserin, solunum yolları hastalıklarının, eklem iltihaplarının, mide-bağırsak bozukluklarının, uykusuzluğun, depresyonun, psiko-somatik rahatsızlıkların, deri hastalıklarının, kronik ağrı ve sancıların ve şişmanlığın başlıca nedenlerindendir. Özellikle son yapılan çalışmalarda; fazla kilolu olma (overweight), obezite ve tıkarcasına yemek yeme (binge eating) gibi beslenme bozukluğuna da bağlı bu durumların oluşumunda stres faktörü büyük rolü oynamaktadır. Obezite yüksek yağlı ve karbonhidratlı besinlerin tüketimi ile ilişkilendirilirken günlük yaşam stresinin artmasında da motivasyonu arttıran besinler ilişkilidir.

Stresin olağan dışı sürelerde devam etmesi halinde bedende sistematik yıpranmalara neden olmaktadır. Stresli bir yaşam insanın duygusal gerginlik hissetmesine, toplumla bütünleşmeme ve uyumsuz kişilik sergilemesine neden olmaktadır.

Stresin tırmanma süreci gösteren belirtileri; sürekli telaş içinde olmak espri anlayışını yitirmek, karar almada ve bu karara bağlı kalmada güçlük çekmek, giderek sabırsızlanmak, unutkanlık, alınganlık, sürekli kusur bulma ve başkalarını azarlama, değersizlik, yetersizlik, terkedilmişlik duyguları, sigara ve içki eğiliminde artma, aşırı hayal kurma, sağlığa aşırı ilgi ve uyku bozukluğudur.

Bedendeki değişimler ise şöyle olmaktadır: nefes alış verişi ve kalp atış hızı yükselir, enerji düzeyi artar, tansiyon yükselir. Besinlerin emilim hızı azalır. Vücut harekete geçmeye hazırlanırken kas gücü artar. Gözbebekleri büyür, tükürük miktarı artar, mide asidi artar, solunum derinleşir, ter bezleri faaliyeti artar, tüm duyu organları hassaslaşır.
Stresle baş edebilmede beslenme çok önemlidir. Sağlıklı beslenme günlük stresi azaltır anlamına gelmez, sağlıklı beslenme vücudun stres ile mücadele etmesinde ve hastalığa yenilmemesinde yardımcı olur.

Stresli zamanlarda bazı kişilerde yeme isteği artabilir!

Stresin kaynağı ister fiziksel ister duygusal olsun vücut adrenalin salgılayarak reaksiyon vermektedir. Stres döneminde salgılanan hormonlardan bazıları kortizol ve seratonindir. Stresin besin ögeleri gereksinimine etkisi tam olarak bilinememekle birlikte metabolizmada bazı değişiklikler oluşmasına neden olmaktadır. Serotonin hormonu beyindeki sinir hücrelerine iletileri taşıyan hormondur. Beyin hücreleri daha fazla stres altındayken daha fazla serotonine gerek vardır. Karbonhidrattan zengin yiyecekler seratonin üretimini arttırırlar.

Stres sürecinde vücudun yakıta ihtiyacı vardır

Bu yakıt karbonhidratlar ve yağdır. Stresli zamanlarda tatlı, cips, kızartma, çikolata kuruyemiş ve benzeri kalorili gıdaların ilk tercih olma sebebi hem yağ hem karbonhidrat içermeleridir. Alınan gıdaların tek dezavantajı kalori açısından zengin besin değeri açısından düşük olmalarıdır. Bu da fazla tüketimin ve sık tüketimin olduğu dönemde stresle beraber kişide kilo artışına sebep olmaktadır.

Stres döneminde aşırı tüketilen yağlı ve karbonhidratlı besinler karın çevresinde yağlanmayı arttırır!

 Yapılan çalışmalar atıştırmalık  olarak alınan yağlı besinlerin vücutta en çok karın çevresinde yağlanmayı arttırdığını göstermektedir.  Özellikle  vücut gereğinden fazla tüketilen bu besinlerdeki karbonhidratı da vücutta yağa dönüştürerek depolar.   Bu da bel çevresi adipoz doku yani yağ dokusunun artmasına sebep olur. Kalp hastalıkları ve birçok kronik hastalığa zemin hazırlayan bel karın çevresi yağlanması (halk değimi ile simit oluşumu) gittikçe önem kazanmaktadır.


Madde madde iş stresiyle başa çıkma yolları

İş yerindeki uzun süreli stresin kişiler üzerindeki yansımaları nasıl?
İş yerindeki uzun süreli stresin kişiler üzerindeki yansımaları farklı şekillerde olabiliyor. Bu belirtilerden bazılarını sayacak olursak bunlar;
• kendine güvensizlik,
• uyku bozukluğu,
• çeşitli sağlık problemleri,
• gelecek kaygısı,
• iş kazalarının artması,
• performansın düşmesi,
• hatalı iş çıkarma oranlarında artış,
• dayanışmaların azalması,
• rekabetin artması,
• iş veriminde düşme,
• iş arkadaşlarına tahammülsüzlük ve ilişkilerin bozulması,
• yetersizlik duyguları,
• tartışmaların artması,
• çalışma sürelerinin artması,
• devamsızlığın artması.

İş Stresinin artmasıyla kişilerde yorgunluk, sinirlilik, baş ağrıları, zor kalkma, kolay ağlama, uyku düzeninin bozulması, yalnız kalma isteği, iştahsızlık, çarpıntılar, mide bağırsak hastalıkları, alerjiler, romatizmal ağrılar gibi psikosomatik belirtilerde artış yaşanır.

Stres en fazla kadınları etkiliyor…
Stresin en fazla kadınları etkilediğini ve iş stresinden kadınlarla erkeklerin farklı etkilendiğini görüyoruz. Erkeklerin iş stresinden dolayı agresif bir yapıya girdikleri ve daha çok saldırganlık gösterdikleri, buna karşılık kadınların ise stres karşısında kaygı ve çökkünlük gösterdikleri tespit ediliyor. Kadınların strese karşı, psikolojik tepkileri daha yoğun buna karşılık fizyolojik tepkileri ise erkeklerden daha zayıftır.

İşverenlerin stresi çalışanlarınkinden fazla…
İşverenlerin yüklendikleri stres ise, genelde çalışanlardan daha fazladır. Ama genellikle patron ve çalışanlar birbirini anlamazlar, kendi yüklendikleri stresi önemser, diğerininkini yok sayarlar.

Fazla iş yükü kişinin ruh sağlığını ve çalışmasını nasıl etkiler?
Günümüz iş hayatında, sadece Türkiye'de değil bütün dünyada, ekonomik koşulların ağırlaşması, rekabet şartlarının artması sonucu çalışanlardan beklentiler yükseliyor.
İş yaparken yaşanan zaman baskısı, hata yapma korkusu, güvenliğin az olması stresi arttırır. Çalışma saatleri, vardiya usulü çalışma, fiziksel tehlike varlığı, sorumluluk fazlalığı, işsizlik korkusu gibi birçok neden insanları gerilim içinde tutar. Aşırı çalışma altındaki insanlarda acil ve beklenmedik durumlarda karar verme kapasiteleri azalabiliyor.
İşverenler zaman zaman en az insan kaynağı ile işlerini sürdürmeye çalışabilir, bu da aynı işin var olan çalışanların aşırı çalışması ile sağlanacağı anlamına gelir.  Bu durumun sonucunda da aşırı çalışmaya bağlı olarak, başta tükenme olmak üzere birçok ruhsal bozukluk  ortaya çıkar.
Stres kaynaklarının içinde en önemlisinin aşırı iş yükü olduğunu görüyoruz. İş yerinde rol çatışmaların varlığı, çoğul roller üstlenme ve rol belirsizliği de diğer önemli stres kaynaklarıdır.

İŞ STRESİNİN NEDEN OLDUĞU OLUMSUZLUKLAR…
• Kalp hastalıkları
• Sinir ve kas hastalıkları
• Mide ve bağırsak problemleri
• Bağışıklık sisteminin zayıflaması
• Psikolojik rahatsızlıklar
• İş kazaları
• İntihar

Yoğun iş stresi, beraberinde olumsuzlukları da getiriyor. Depresyon en sık görülen olumsuzluk iken intihar vakaları ise nadir olsa da görülebiliyor.

Ruh sağlığı bilimi, depresyonu ruh hali bozukluğu olarak sınıflandırır, ancak belirtilerinin kişiden kişiye değişebileceğini de kabul eder. Bu durumda depresyonun, aynı anda yaşamın birçok farklı alanını etkileyebilen karmaşık bir sorun olduğunu düşünmek doğru olacaktır.

Depresyon;
• Vücudu etkileyebilir; uykusuzluk, yorgunluk, iştah düzensizlikleri, cinsel isteksizlik ve kaygı gibi fiziksel belirtilere yol açabilir
• Zihni etkileyebilir; berrak düşünme, ayrıntıları fark etme ve hatırlama ve doğru kararlar verebilme yetilerine zarar verebilir
• Duyguları etkileyebilir; üzüntü, umutsuzluk, suçluluk, değersizlik ve ilgisizlik gibi hisler duyulmasına neden olabilir.
• Davranışları etkileyebilir; alkol veya uyuşturucu kullanımına, intihar girişimlerine ve kişinin kendine veya topluma zarar verebileceği davranışlara yol açabilir.
• Başkalarıyla olan ilişkileri etkileyebilir; saldırganlık, uzaklaşma veya aile ve evlilik içi sorunlara yol açabilir.

STRESTEN KURTULMA YOLLARI…
• "Hayır!" demeyi öğrenin. Ekstra projelere, istemediğiniz sosyal aktivitelere ve zamanınız olmayan davetlere hayır demek huzurlu bir yaşama kavuşmanız için önemli bir adımdır. Bunun için pratik yapmanız, kendinize saygı duymanız ve herkesin zaman zaman sakinleşebileceği yalnız kalabileceği, sessiz bir ortama ihtiyacı olduğuna inanmanız gerekir.
• "İhtiyaçlar"ınızı tercihlere dönüştürün. Temel ihtiyaçlarımız yemek, su ve kendimizi ısıtmaktan ibarettir. Geriye kalan her şey tercihtir. Dolayısıyla yaşamdaki tercihlere aşırı derecede bağlanmayın.
• Endişeli ve kuruntulu olmayan insanlarla arkadaş olun. Hiçbir şey karamsar bir insanın duygularının bulaşıcı olması kadar etkili değildir. Kısa bir süre içinde siz de onun gibi olabilirsiniz.
• Eğer işiniz uzun süre oturmanızı gerektiriyorsa arada bir ayağa kalkıp vücudunuzu esnetin.
• Uykunuzu alın. Erken yatma alışkanlığı edinin.
• Kaos içinde düzen yaratın. Evinizi ve işinizi öyle bir şekilde organize edin ki, neyin nerde olduğunu bilin. Eşyalarınızı yerlerine koymayı alışkanlık haline getirin böylece bir şeyleri kaybetmenin stresinden korunmuş olursunuz.
• Düşüncelerinizi ve duygularınızı bir günlüğe ya da bir kağıt parçası üzerine yazmak (istersiniz sonra atabilirsiniz) olayları daha net olarak görmenizde yardımcı olabilir.
• Rahatlamaya ihtiyacınız olduğunda, burnunuzdan derin bir nefes alırken sekize kadar sayın. Sonra içerdeki havayı çok yavaş bir şekilde dışarıya verirken 16’ya kadar sayın. Dikkatinizi nefesinizin sesine verin ve gerginliğinizin azalmasını hissedin. Bu egzersizi 10 defa tekrarlayın.
• Stres yaratacak olaylara karşı kendinizi hazırlayın. Örneğin topluluk içinde konuşmadan önce, yapacağınız her davranışı ve karşılaşabileceğiniz her tepkiyi kafanızın içinde yaşamaya çalışın.
• Gereksiz stresten kurtulmanın bir yolu da, içinde yaşadığınız çevreyi ihtiyaçlarınıza ve arzunuza göre seçmektir (İşiniz, eviniz, eğlence yeriniz vb). Eğer masa işinden nefret ediyorsanız bütün gün masa başında oturmanızı gerektirecek bir iş teklifini kabul etmeyin. Kendinizi tanıyın.
• Her gün gerçekten zevk aldığınız bir şey yapın.
• Görünümünüzü iyileştirecek değişiklikler yapın. Güzel görünmek kendinizi daha iyi hissetmenizi sağlar.
• Gününüzü gerçekçi olarak planlayın. Bir randevudan diğerine koşmayın, kendinize randevular arasında nefes almak için boşluk bırakın.
• Daha esnek olun. Bazı işler mükemmel olmasa da olur.
• Kendi kendinize yönelik negatif konuşmalardan kaçının: "Bunu yapmak için çok yaşlıyım. . ." "Bunu giymek için çok şişmanım. . ." gibi.
• Bir seferde bir iş yapın. Eğer bir proje ile meşgul iseniz sadece projeye konsantre olun ve yapmanız gereken diğer işleri unutun.
• Kendinize her gün yalnız kalabileceğiniz, sessizlik içinde dinlenebileceğiniz ve sakince düşünebileceğiniz bir zaman yaratın.
• Eğer istemediğiniz bir iş yapmanız gerekiyorsa, günün erken saatlerinde bitirmeye ve kurtulmaya çalışın. Böylece günün geri kalanını endişe ve huzursuzluk içinde geçirmekten kurtulmuş olursunuz.
• İşleri diğer insanlara yeteneklerine göre dağıtın.
• Öğle yemeği için ara vermeyi asla unutmayın. Masanızdan ya da çalıştığınız alandan hem bedensel hem de zihinsel olarak uzaklaşmak için kendinize zaman yaratın.
• İnsanlara ve olaylara karşı affedici olun. İçinde yaşadığımız dünyanın mükemmel olmadığı gerçeğini kabul edin.
• Dünyaya karşı pozitif bakış açısı ile yaklaşın.

Stressiz, stresin neden olduğu tüm olumsuzluklardan uzak, keyifli bir iş ortamı dilerim.
 Ayşegül Horozoğlu Enkavi \DBE Davranış Bilimleri Enstitüsü, Yönetici 
kaynakhttp://www.isteinsan.com.tr/yazarlar/madde_madde_is_stresiyle_basa_cikmanin_yollari.html







Hiç yorum yok: